MEZARDAN SESLER (Halid Ziya Uşaklıgil)

Mezardan Sesler, Halid Ziya’nın çok sevdiği annesi Behiye Hanım’ın vefatından duyduğu derin teessürle ölüm ve hayat üzerinde düşünmeğe başladığı günlerde kaleme alınmıştır. Bunun içindir ki, yazar daha sonraları Kırk Yıl’ da bu eseri için “ölümün beni istîlâ eden nefesinden doğan kitap”, “âdetâ matemden beni sıyıran bir nefes-i tesliyet” gibi nitelemelerde bulunacaktır.

Mezardan Sesler’den örnekler:


Yine Kırk Yıl’ da annesinin ölümü üzerine içine düştüğü ruh halini ve bu halin şevkiyle eserini nasıl yazdığını geniş bir tasvir paragrafıyla anlatmaya çalışır ki, aşağıya dercettiğimiz bu paragraf ve müteakip satırları, onun bu eserini hem muhteva, hem de arka planını teşkil eden duygu yükü açısından daha kolay anlamamızı sağlayan ipuçlarıdır:
“Bir gece, bir koyu karanlık gece ki, kara gölgeleri birbirinin üzerine yığılarak siyah sulardan tahaccür etmiş buz tabakaları gibi etrafa setler çekmiş olsun. Bir orman, semalara bir isyan tehevvürü ile köpürerek yükselmiş bir orman ki, beşeriyetin küçük bir parmağına bile müdahale hakkını vermeyen sık ağaçlarının, birbirine dolaşmış sarmaşıklarının, çalılarının arasından bir ufak yıldıza bile tebessümünün tesliyet huzmesini akıtmasına imkân bırakmıyor olsun. Bu gece ile bu ormanın korkunç zulmetleri içinde görmeyen gözlerle, tutunamayan ellerle, sendeleyen ayaklarla, etrafında fısıldayan esrar nefeslerinden ürkerek, yüzüne buzlu temaslarla çarpan gece siyahlıklarından ürpererek geçilecek bir yol, başını koyacak bir kütük, sırtını verecek bir lütûfkâr ağaç bulmaktan âciz bir yolcu… Bir bîçâre insan ki idrâkinin bütün kuvvetini, kulağının bütün hassasiyetini, önünden, arkasından, başının üstünden esen soğuk bir rüzgar içinde esrar ile, garâib ile dolu bir varlığın muammasını sarfediyor. Heyhat!.. Bütün bu siyah gece, bu siyah orman içinde muhtazır fakat mütelâtim bir hayatın nefesiyle titriyor; etrafında hava tabakalarının kanatlarla, ayaklarının altında toprakların hışırdayan cevelânlarla ihtizâzını işitiyor. Gövdelerinin sütunları siyahlar içinde daha siyah bir mabedin acayip korkunçluğu ile beliren ağaçların arasından kendisine haşyet veren nazarlarını dikmiş gözlerin ışıldadığına dikkat ediyor. Her tarafta karanlıklara sinmiş, hiç bir zaman elle tutulamayacak, mâhiyeti anlaşılamayacak bir varlık ki muammasının mehâbeti karşısında; nihâyet mağlup ve perişan, ellerini yüzüne kapayarak diz üstü çöküyor ve aczinin hiçliğine ağlıyor.
İşte yirmi yaşımın şüphelerden, tereddütlerden, halledilememiş suallerin yeislerinden, mâhiyetlerine en büyük hamlelerle bile tekarrüb edilememiş hakîkatlerin fütûrlarından terekküb eden mücadelât bende öyle me’yûs bir felsefe yaratmış idi, beni öyle inkâra benzeyen bir imana sevk etmiş idi ki bu makhûriyyet-i mâneviyyeyi itmâm etmek için bir küçük fiske kâfî idi. Ben ise hayatta mümkün olabilen en büyük darbeye uğramıştım, hayatı mevcûdiyetinin arasından görmekle me’Iûf olduğum bir vücuttan mahrum kalıyordum. Ruhumun bütün iplikleri ona vâsıl olur ve onda düğümlendikten sonra hayata,, eşyaya,, eşhâsa geçerdi. (…)


Bu menbaı kaybetmiş oluyordum. Onun tesliyetini ararken Mezardan Sesler yazılmış oldu. Bu küçük kitap ki pek basit, fakat perişan ve me’yûs bir gencin felsefesinden doğmuştur. (…) Evvelâ Hizmet tefrika etti, bir uzun zaman sonra Küçük Kitaplar silsilesinde neşrolundu. Kırk seneden fazla bir zaman oluyor ki onu tekrar görmedim, bilmem bugün tekrar görmeye cesaret bulsam, onda yirmi yaşımın meftûr heyecanlarını bulabilir miyim?”

“Vücûdun bir inkılâb-ı dâimî içinde yaşıyor. Her saniyede bir zerre hayattan düşüyor, her saniyede bir yeni cüz‘ü teşekkül ediyor. Sen müddet-i hayatında teâkub-ı hayat u memât içindesin.” (s.23)


“Hilkatte her şey tebeddül ediyor, her şey emvâc-ı inkılâb içinde yuvarlanıyor. Bu inkılâbgeh-i müdhişte yalnız bir şey bâkî, yalnız bir şey vücûd-ı mutlak ile mevcûd! Bütün avâlim onun pîş-i kuvvetinde deverân ediyor. Bütün mevcûdât yalnız onun emriyle mahv u isbât ediliyor. Yalnız O mevcûd, O bâkî!..” (s.44-45)


“Bu inhidâm-ı avâlim içinde yalnız bir şey teâlî ediyordu. Kâinatı dolduran teâkub-ı memât u hayat içinde, bütün bu inkılâbât içinde lâkayd, gayr-i mütebeddil bekâ-yı Hudâ meşhûd idi.” (s.46-47)

“İbtida, intiha, mevcfid olmayan zamanın mefrfiz noktalarıdır. ( … ) La- yetenahi-i ebediyyet; ibtida, intiha, küçük, büyük tanımaz. Onun için her şey müsiivi, her şey muiidildir.” (s.48)

‘‘Sende bir şey var ki, daha doğrusu bizzat sen bir şeysin ki düşünüyorsun, tahassüs ediyorsun, mütelezziz yahut muztarib oluyorsun, teessürât-ı muhtelife-i mütemâdiyye içindesin. (…)


“Sana ‘hiç’ demiş idim. Bu lâ-yetenâhî-i mevcûdâta nisbeten idi. Kalbini dolduran âmâl-i vâhiyeyi dereke-i lâyıkasına indirmek için bu bir hakikattir. Fakat senin bu kâinâtta bir vaziyetin var, bu kâinâtın her cüz’-i ferdi bir vazife ile mükelleftir. ” (s.50-51)

“Bu son söz üzerine pîş-i nigâhımda sırf mânevî bir ufk-ı fezâ açıldı. Beynimde yükseldikçe yükselen azamet-i kâinât, lâ-yetenâhî-i hilkat içinde arzın sefîl bir zerresinden ibaret olmadığım kalbimde bir lem‘a-i bedâhet gibi parladı. (…) Kendimi şu hîçî içinde bir şey bulmaktan müteselli oluyordum, hissiyâtımı latîf bir zevk-ı mestâne istîlâ ediyordu.” (s.51-52)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.